Yakışıklı mısın?

-Alo... Efendim?
/-Alo... Yakışıklı mısın?

***

Ömer.

Saçma, değil mi? Telefonu açar açmaz hep şaşırtır beni. Bazen bir şarkı söyler. Bazen, ilk o aradığı için benim bunları demem gerekirken o "buyur; efendim," der. Ama en sevdiğim açılış şudur: "alo, yakışıklı mısın?".

Hiçbir zaman elli kilonun üstüne çıkamadım. Kulaklarım kepçedir. Geçen sene yamuk olan burnumu bir şerefsize daha da yamultturdum. Bunlardan hiç gocunmadım. Yalnız tişörttür, cekettir vesaire... Hiçbiri benim dar omuzlara uymuyor. Sanırım yaz aylarından nefret etmemin başka bir sebebi de bu. Ayrıca havalardan mıdır nedir, dik durmayı çoğu zaman unutuyorum. Hafif kambur geziyorum. Bir de giysiymiş, ayakkabıymış; sikerim. Hiçbirine önem vermem.

Çabuk karamsar olurum. Takıntılıyım. Her şeyi kafama takar, sinirlenir, en çok da kaygılanırım. Bilimsel olarak birçok adı vardır elbet. Ama ne gerek var; ben buna "bok," diyorum. Boksal bir durum, bok çukuru, sikik, sikimsonik bir şeyler... Çabuk pes ederim. Bu yüzden ve daha pek çok neden yüzünden somurturum, çok. Mutlu anlarım beş dakikayı geçmez.

Tüm bunlara rağmen, aslında iyi oyuncuyumdur. Mesela bakkala sor beni "güleryüzlü," der. İstifa ettiğim iş yerlerinde sor beni, "güleryüzlü," der. İyi oynarım. Neden bilmiyorum; öyle. Bunlar zoraki gülüşler. Bir de gerçek gülüşlerim var, yemin ederim ciğerlerim ferahladığını hissediyorum. Zoraki de olsa, samimi de olsa; sanırım gülmek her insana yakışır. Dar omuzlar ve yamuk burunlara rağmen...

İşte telefonu açıyorum. Konuşacaklarım belli: yarısı küfür. Herkesin dayanabileceği şeyleri benim ruh kaldıramıyor, zayıf. Hal böyle olunca, olur olmaz her şeye üzülüyorum. Sonra her şeyden nefret ediyorum. Dert anlatıyorum, şikayet ediyorum; yoruluyorum. Sigaranın tadı eskisi gibi değil mesela. Diğer pek çok şeyin tadı da öyle... Bu bana "geç kalmışlık," hissi veriyor. Oturup televizyonun başına, çizgifilm açıyorum beş dakikalığına. O zamanlar da takıntılıydım ama, sokak tozu yutmak iyi geliyordu. Çizgifilm izlersem, eskisi gibi mutlu olacağımı zannediyorum. Yeniden çıkıp, sobelenmemek için o merdivenin altına saklanasım geliyor. Artık oraya sığamam.

Böyle üzünçlü şeyler anlatıyorum telefonda. Karşıdaki ses, tüm bunları zaten biliyor. Bildiği başka bir şey de, gülmenin herkesi yakışıklı yapabileceği... Bu yüzden aradığında, telefonu açar açmaz öyle diyor: "yakışıklı mısın?"

***

Mağazanın çekmecesine koydum.

Benim emektar telefonu. Dostumu... Dostum... Bundan beş buçuk sene evveldi o güzel kutusunu açtığımda. Kutusu, hala çok güzel kokuyor. Tarih ekimin üçü veya ikisiydi. O zamanlar dokunmatik telefonlar yeni yeni yaygınlaşıyor tabi... Yere oturdum, sırtımı kanepeye verdim. Telefonu açmadım. Kırk dakika boyunca hayran hayran baktım. Kutusuna baktım, telefona baktım, kullanım kılavuzuna baktım... Nefesimi tutup, kilit tuşuna bastım, açıldı. Samsung yazısı belirdi, havalara uçtum.

O günden sonra, tüm ruh bozukluklarıma, sinir bozukluklarıma, hayal kırıklarıma ve kısa sevinçlerime, ve ve umutlarıma tanık oldu. Bir bakta vodka içerken bana eşlik etti. Teoman dinledik beraber, beraber kaybolduk. Uzun yolar yürüdük.

"Bana benziyor," diyordum hep, öyle. Gerçekten. Zaman geçtikçe yarım yamalak çalışmaya başladı. Hatta benim gibi fotoğraf çekmeyi bile bıraktı. Teknolojiye ayak uyduramadı. Ben nasıl şifreli diyafon yerine anahtar kullanıyorsam, o da "android iki nokta bilmem kaç"larda kaldı. Not kısmında yazılacak pek çok şeyin başlığı vardı, hiçbiri yazılmadı. Rehberdeki kişiler, gün geçtikçe azaldı. Çizildi, üst kapağı koptu; yapıştırıldı. Kilit tuşu bozuldu, yılmadı. Uygulama indirildi, kilit tuşuna dokunulmadı. Zaman zaman "sikerim," dedi; kendini kapattı. Yaz mevsiminden nefret etti, sinirden ısındı, bunaldı. Çabuk pes etti çoğu zaman. Son zamanlarda da, whatsapp kendini güncellemesin diye, tarihi hep 5 haziranda kaldı.

Mağazanın çekmecesinden çıkardım.

Açılmadı. Çok denedim, olmadı. Yürüdüm, yürüdüm. Bataryasını çıkardım, taktım; olmadı. "Ruhum zayıf," demiştim ya; ağlayacak gibi oldum. Evet, bunun için. Evet, ağlanacak çok şey varken. Evet! Evet... Çünkü zayıfım. Çünkü, artık tek bir hayal kırıklığına bile tahammül edemezken, o "küçük" dedikleri şeyler beni çok yoruyorken, hiçbir şeyin yoluna girmeyeceğini hissediyorum. Öyle "merak etme, elbet bir gün" gibi lafları dahi kaldıramam. Hayır. Azla yetinmek bile yolunda gitmiyor. Hayır.

***

Tarih 2 Temmuz 2017
Dostum emektar telefonumsa, 5 Haziran 2017'de dünyaya veda etti.
Komik. Eminim o da gülüyordu.
Yakışıklı gitti.

Yorumlar

  1. Allah rahmet eylesin. Ölen eşyaların ardında kalan ölü ruhlar olarak elimden sabır dilemekten bir şey gelmiyor ne yazık ki. O da ne kadar ne işe yararsa artık...

    Teknolojik eşyaları pek benimseyemeyen biri olarak bu yazı kalbimi cız ettirdi. Ellerinize ve gönlünüze sağlık.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. "Kalan kötü ruhlar"...
      Harika bir ifadeydi, efendim...
      Çok teşekkür ederim değerli yorumunuz ve düşünceleriniz için!

      Sil
  2. Ah, ah...
    Benim dahi içim üzüntüyle doldu, o kadar şairine anlattınız ki hep yazılarınızda telefonunuzu! 5 Haziran 2017, hoşcakal telefon... İnsan emektar eşyalarına hakikaten bağlanıyor.
    Ve o geç kalmışlık hissi...
    Harika, bolca üç noktalı bir yazıydı, efendim, kaleminize sağlık!!!

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hala saklıyorum :)
      Ve kesinlikle öyle: insan duygu yüklediği eşyalara çok bağlanıyor...
      Çok teşekkür ederim, değerli yorumunuz için, efendim!!! :)

      Sil
  3. Telefonun ardından "Genç öldü yakışıklı" diyeceğim aklımın ucundan geçmezdi ama şimdi ardından Fatiha okumayı düşünüyorum. Yine farklı alemlere götürdün bizi :)

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Dostum, çok teşekkür ederim değerli yorumun için! :)

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Youtuber iş ilanı

Gazeteci iş ilanı