Sayfalar

30 Nisan 2017 Pazar

Aradığınız gezegene şu anda...

-Alo...
-Alo!..
-Alo?..

...dedi, uzaylı. Mart ile nisan ayları arasında bir vakitte olması lazım. Uzaydan bir yerlerden, -kim bilir?-, belki dev ağaçların, daha büyük okyanusların, harika bir gökyüzünün olduğu ve mentollü sigaranın on liradan daha az bir miktara satıldığı bir muhteşem gezegenden seslendiler yeryüzüne; bir radyo sinyaliyle.

Hatta, o muhteşem cızırtılı sesi, -şans eseri-, bir haber programının on saniyelik bölümünde dinleme fırsatı buldu bir avuç insan. Onlardan biri de bendim; büyük heyecan yaşadım. Hemen araştırmaya koyuldum. Herhangi bir bilgi bulamasam da, o cızırtıyı bir daha dinlemek istedim. Aradım, taradım:

-Uzaydan gelen radyo sinyali
-Radyo sinyali, uzay
-Sinyal, uzay
-Radio signal from space
-Signal, space
-Lütfen.

***

Uzaydan gelen radyo sinyali:

Çekik gözlü yeni bir füze denemesi yaptı. Füzelerin menzili Dünya'nın bir ucuna kadar uzanıyor. Çekik gözlünün dışarıya kapalı ülkesinden gelen fotoğraflar, bu gövde gösterisini doğruladı. Fotoğraflarda, sahilde yapılan büyük tatbikata yer verildi. Bin tane tank, orayı burayı büyük bir gürültüyle aynı anda bombaladı: ateş topu. Savaş sesleri: 싸움 (ssaum!!!) -Sesler tüm Dünya'da yankılanıyordu en yüksek tonda.

Radyo sinyali, uzay:

Sarı kabarık saç, uçak gemisini yola çıkardı. Uçaklar sınıra geldi. Uçaklar büyük bir gürültüyle havalandı. Sarı kabarık saç, ağzını yamultarak bağırdı: (war!!!)... Başka bir çekik gözlü heriften harika bir telefon aldığını belirtti. Herif telefonda bağırıyordu: 战斗 (zhàndòu!!!) -Sesleri Ay'dan bile duyuluyordu.

Sinyal, uzay:

Soğuk adam, sessiz kalamazdı. Herkes bağırıyorsa, o daha çok bağırırdı. Susun ulan, dedi, bende daha çok nükleer var! Ve daha çok miktarda da votka... Dünya'yı yerinden oynatırım: бой (boy!!!) ve (nazdrovya!!!) -Büyük bir çınlama...

***

-Alo?..

-Aradığınız gezegene şu anda ulaşılamıyor veya çok gürültü var, lütfen daha sonra tekrar deneyin.


27 Nisan 2017 Perşembe

Zaman nefessiz kalınca


















Gözümü açtığımda yerdeydim.

Ve belki de yetmiş yıl geçti. Yetmiş yıl önce kendimi bıraktığım yerdeyim: tavana bakıyorum ve küfrediyorum. Bir şeylerden, çok şeylerden dert yanıyorum. Hayattan, havadan, mevsimlerden ve sigaradan; sigara olmuş seksen lira. Pakette kalmış, bir dal sigara, hala mentollü.

Sehpadaki çakmağa uzanmaya çalışıyorum, olmuyor. Sürüne sürüne bir karış ilerliyorum, elimi sehpaya atıyorum. Kahve bardağı, çay bardağı, su bardağı, kumanda, küllük, izmaritler... Ve işte burada; çakmak... Çat, pat, tak tak; yanmıyor, yine. Beş dakikamı, kalan son sigaramı yakmak için harcıyorum. Hala sigara dumanından halka yapamıyor, tek başaramadığım şeymiş gibi buna üzülüp, pes ediyorum.

Güç bela kalkıp, yüzümü yıkıyorum. Aynaya bakmaktan kaçınıyorum. Tıpkı komşulardan kaçtığım gibi. Evin kapısını sessizce açıyor ve tanıdık birine rastlamamak için hızlıca inmeye çalışıyorum merdivenlerden. Hızlıca geçiyorum sokaktan, binaların önünden. Bakkala varıyorum kan ter içinde. Nefesimi düzeltmek için ellerim dizlerimde, soluklanıyorum, küfrediyorum.

-Sen daha ölmedin mi, diye soruyor bakkalın oğlu. Soruya cevap vermiyorum: -sigara versene. Paranın üstünü tamamlamak için diyor ki: -şuradan şu çikolatayı da al, tamamdır. Delirecek gibi oluyorum, yakasına yapışıyorum tezgahın üstünden. Sarsıyorum, sarsarken bağırıyorum: -Ulan, ben o çikolatayı sevmiyorum, bana paramın üstünü ver; ayrıca bu benim sigaram değil! Bak, ulan, çikolata mı bu? Bu artık tarihi eser, ulan. Hala bozuk çikolata satıyorsun, kola bile bozuk. Oğlum, kola nasıl bozuk olur ulan? Ve, ve sırf seni kırmamak için, benim sigarama benzediğini iddia ettiğin, bu aptal sigarayı içiyorum senelerdir. Ne zaman benim sigaramı getireceksin?!

Ne zaman istediğim sigarayı içeceğim... Ya da ne zaman sırf istediğim sigara için başka bakkala gidebilme gücünü kendimde bulacağım? En son güldüğümde sabit telefonlar vardı ve biz istop oynardık. Babaannemin hediye ettiği tavşanlı, küçük sırt çantası ve büyük babaannemin aldığı büyük tuşlu, sesler çıkaran gitar vardı. Ve, ve şu an olduğumdan daha fazla sinirliyim. Ne zaman güleceğim? Hala aynı şeyleri tekrarlıyorum, sayıklıyorum; perdeler senelerdir açılmadı ve hala rüyamda sınavlara giremiyorum! Neden geç kalıyorum, söyle!

Söyle neye geç kaldım? Mutluluğa mı? Umut etmek için kaç dişimin yerinde olması lazım? Bu takma dişler beni deli ediyor!

***

Eve döndüm.

Yere yığıldım, bir sigara yaktım. -Bu sigara çabuk bitiyor, dedim kendime, zaman çabuk geçiyor. Şurada bir fotoğrafım var, o zaman dişlerim yerinde, gülüyorum. Gözüm kızarık çıkmış, çünkü kül kaçmıştı. Ardından kilometrelerce yol tepmiştim iki günde istifa edeceğim bir iş için. Çok yorulmuştum. Yine de gülmeyi ihmal etmemiştim.

Kalktım,

Fotoğraf albümlerine baktım. O gitarla sahneye çıkmışım. Kafada bir kovboy şapkası, şarkı söylüyorum. Sözleri unutmuşum. Yine de söylüyorum. Sonra, sonra... İşte tavşan burada. Yanımdan ayırmazdım. Onla uyurdum, ona bir şeyler anlatırdım. Günün ne kadar güzel geçtiğini, yarın şu-bu oyunu oynayacağımı, mutlu olacağımı...

Mutlu olacağımı... Mutlu. Takma dişlerimi çıkardım, dolabı açtım. Kaybettiğim zamana küfrettim. Tavşanı sırtıma aldım, elime gitarı. Kendimi Bakırköy'e attım. İstediğim sigaradan aldım. Şarkılar söyledim. Uzun uzun yürüdüm, güldüm olmayan dişlerimle. Bakışlara aldırmadım, aldırmam. Bir umut doldu içime, tüm zamana meydan okudum. Geçmişe ve geleceğe!

***

Tıpkı o teyze gibi.

Oyuncaklarla... Zamana ve hayata meydan okudu. Kendisi yavaştı elbet. Ama bir umut vardı ki içinde.. Zaman da hayat da ona yetişemedi. Hatta nefes nefese kaldılar.

***

Dönüşte bakkala uğradım. -Henüz değil, dedim.

26 Nisan 2017 Çarşamba

Mükemmel yanlışlık

Değerli N.G.

Tozlandım, turuncuya döndüm, yaşlandım. Yörümgem hiç değişmedi. Aynı yerlerde döndüm, aynı yollardan geçtim. Yani şunu demek istiyorum: o hissi bilirim. Nereye doğru gittiğini, ama nereye gittiğin hakkında hiçbir fikrinin olmamasını. Ve sonra yürüyen merdivenden inerken... İnerken bir şeylerden ürkütmeyi. Geriye bakıp, kaybettiğini kabullenmeyi, bilirim.

Bildiğim diğer bir his de, umutsuzluktur. Hatırla! Öyle bir an vardır ki el dağıtılırken, batak oyununda... Hani ilk kart açılır, bakarsın: beş para etmez. Sonraki daha kötü, sonraki ve sonraki. Karşındaki arkadaşının suratına bakarsın, gülüyordur; yani kozları bir güzel tamamlıyor yavaş yavaş şansını tokatladığımın; birazdan ele girip oyunu alacak, yine. Bak, hala sırıtıyor.

Diğerine bakıyorsun, derin bir nefes alıyor son gelenleri görünce. Son dört kağıt, as-kız-papaz-bacak. Yani sende olmayan tüm işe yarar kağıtlar ona gitti. Birazdan, en az dört kağıt alarak büyük yarışa dahil olacak, rahat. Ötekinde de durumlar farklı değil, bu el batmaz. Son kağıtlar dağıtıldığında, nerede işe yaramaz sinek, karo varsa, hepsi sende. Tek bir koz var, olmasa da olur, küfür gibi. Birazdan batacaksın, kaybedeceksin, belli. Yine...

Diyorsun ki: -karacağın kağıdı öpeyim, aferin.

***

Devam ediyorsun:

-Koz yok ulan, al. Al ulan, açıyorum eli, bak. Bu ne? Bak bu karo. Bu ne, sinek; iyice bak. Karoyu sikeyim, sineği sikeyim, dağıtacağın kağıtları sikeyim. Bu ne? Hepsi sana gitti değil mi? Sende... Sende hepsi. Bak, nasıl sırıtıyor. Sus, ulan. Bu kozu da vermeseydin. Hayır, yeni baştan dağıtma! Kağıtlar karıldı bir kere.

Bir kere işler yolunda gitmedi, sonbahar gelmedi bir kere. Havalar hiç istediğim gibi olmadı, çok bekledim gri bulutları. Yağmur yağmadı bir kere! Pardon, ulan, yağdı. Bir bankta yağdı, ben o banka yığılmışken, ben yarınlarda yine umutsuzluğa, mutsuzluğa batacakken. Ve kapüşonum yokken. Ben biliyorum bu eli. Öncekiler gibi, ve bir sonrakiler...

Yarınlar güzel değil, mentollü sigara on lira. Şimdi yenileceğim, ardından o on liralık sigaradan içeceğim, senin paketinden hem de. Ve kağıtları dağıtıp beni bekleyeceksiniz, afedersiniz. Teşekkürler.

***

Bir sonraki el... Sigaranı bitirdin, geldin, ele baktın. Oğlum, o nasıl el, ulan? Tüm muhteşem kağıtlar sende. Bu ne, as. Bu ne, papaz. Şu maçaları koz yaptık mı... Ulan, harika! Dur, ulan, fazla iyi bir el. Rahatsız edici derecede iyi. Bir yanlışlık olmalı.

Mükemmel yanlışlık.

Çünkü anlaştılar. Kağıtları dağıttılar, senin eli güzel kağıtlarla değiştirdiler. Yendin.

***

Dostum, N.G.

Biliyorum, küfretme. Sen şuradan çık, bir sigara yak, kağıtları karma ve dağıtma işini bana bırak. Bir sonraki el, batmayacaksın.


25 Nisan 2017 Salı

Ve joker hepsini aldı

Adımımı attım.

Yürüyen merdiven yavaş yavaş aşağı iniyordu. Nereye doğru gittiğimi biliyordum ama nereye gittiğimi... Büyük bir sessizlik vardı, kimse yoktu. Tüm istasyon koca bir dünya gibi gelmişti, biraz ürkütüyordu. Ürküten başka bir şey ise, gülmek için bulduğum nedenlerin bir bir azalmasıydı.

Bir de gün bitecek; bu yirmiüç yıl artı bir eder. Neye üzüldüğümü unuttum, neye üzüleceğimi düşünmek istemedim. Yürüyen merdiven aşağı iniyor gibiydi, bense yerimde sayıyordum. Aşağı baktım, yolun sonunda mutsuzluk vardı.

***

Her şeye umudum vardı.

Sabah bardağa vuran çay kaşığının çıkardığı melodiye uyanır, mutlu olurdum: çay hazır! Koca bir bardak çayın ve aç karnına içilen bir sigaranın tüm kabusların verdiği hüznü geçireceğini sanırdım. Bir koşu çay koyar, bir dal sigara kapar ve kendimi balkona atardım. O gün mutlu olacağımı sanırdım.

Bir oyun daha oynasam, sonraki eli kazanacağımı sanırdım bir de. Kağıtlar dağıtılır, iyi bir el geleceğini umardım. Şu batak oyunu yok mu? İşte o oyunda çok iyiydim, dostum. O zamanlar kazanabildiğim tek oyundu. Bunu bildiğimden, her zaman batak oynamak için etrafımdakilere ısrar ederdim.

-Şu kahvehanede batak oynayalım. Öteki kahvehaneye gidelim. Burada kahvehane var mı? Yok mu? O zaman başka yere gidelim. Elliiki var mı? Oraya gitmeyelim, batak oynayamayız. Adalara mı gidiyoruz? Tamam, kağıt alalım batak oynarız. Ulan, vapurda oynasak ayıp olur mu?

Adalara gittiğimiz gün, vapura binmeden önce iskambil kağıdı aldık. Vapur çok kalabalıktı, kağıtları kardık. Jokerleri kullanmadığımız için bir kenara ayırdık. Hemen kaptım jokerlerden birini, cebime attım. Bunu neden yaptığımı bilmiyorum, ama yaptım. Sanırım buna ihtiyacım vardı. O gün bugündür, bir kenarda durur hala.

Ama son oyunu oynadığımız gün cebimdeydi. Kahvehanenin birindeydik, Bakırköy'de. Kağıtlar karıldı, son çaylar söylendi, el dağıtıldı. Balkondaki küllük sayısız kere doldu, belki de binlerce bardak çay içildi, binlerce kabus atlatıldı. Birinci el kötüydü, battım. İkinci el daha kötüydü, üçüncüsü berbat... Bir oyun daha oynasam, yeneceğimi sandım. Dört, beş, altı, yedi, ve daha fazlası. Son el dağıtıldığında, artık yenileceğimi biliyordum. Son kağıtlar yere atıldı. Ben cebimden jokeri çıkardım, yere koydum:

-Joker hepsini alır!

Bu oyunda joker yoktu, ama herkes ben kazanmışım gibi yaptı. Teşekkür ettim, -kazandım, dedim. Bir daha da oynamadık.

***

Aylar geçti.

Yürüyen merdivenlerin birindeydim. Küllük sayısız kere daha doldu. Kabuslar bitmedi. Bir gün daha bitti, yirmiüç artı bir. Artık yorulmuştum. Arkaya baktım; ben yavaş yavaş aşağı iniyordum, o gün kazandığımı söyleyen arkadaşlarımdan biri de yavaş yavaş gözden kayboluyordu. Bulunduğum basamakta durup geriye döndüm. Ellerimi iki yana açtım, ona dedim ki: -kaybettim, biliyorum.

***

Değerli Mars,

Bu yürüyen merdivenler durmuyor. Nereye doğru gittiğimi biliyorum. Yalanlara ihtiyacım var, söyle, joker hepsini alır. Değil mi?


23 Nisan 2017 Pazar

Bir oyun daha oynasak


















Burada ölmek istemezsin Ömer kardeşim,
Bu kadim kahvehanede;
Hani o nefret ettiğin Bakırköy'ün
Can sıkıcı bir köşesinde.
Kardeşim,
Burada ölmek istemezsin
Yaşam tekdüze ilerlerken
Banliyö trenleri yok olmuşken
Hatta o eski mavi köprü...
Buraya mı takılı kaldık şimdi?
Yoksa çekilmez günler
Bu kahveye yakıştığından mı?
Kağıtları karmak yorucu, anlıyorum,
Bir oyun daha oynasak belki güleriz;
Bak mutlu olacak gibi oluyorum bazen,
Bozma, ne olur.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Müsaadenizle, yaşayabilir miyiz?

Az kalsın kamyon çarpıyordu.

Metrodayım. Yağmur şiddetini artırdı artıracak; camdan görüyorum yerler hafif ıslak. Bulutlar lacivert rengine dönüyor, otomobiller hız kesmiyor, birileri korna çalıyor, birileri birilerine sinirlenip kavgaya tutuşuyor, birileri sinirli, birileri asabi, insanlar küçük, nedenler büyük: -yol vermedin, buraya neden park ettin, neden baktın, hayırdır... Peki sonra ne oluyor? Anlatayım: -kumandayı ver, şu şov haberi değiştirin ya!

-Yol vermedi diye ezdi! Trafikte maganda dehşeti! Otobüs şoförünü dövdüler! Otobüs şoförü yolcuyu dövdü! Aracından inip silah çekti! Trafikte tartıştığı kişiyi vurdu! Gibi... Birileri büyük nedenler yüzünden, evine dönemedi. Ya vuruldu, ya ezildi.

Metrodan iniyorum, karşıya geçiyorum, büyük nedenleri düşünüyorum. Sola bakıyorum, yol boş. Adımlarımı atıyorum. Sağdan otomobil gelmez, ters yön. Yine de bakayım... Kafamı sağa çeviriyorum, ters yöne giren koca bir kamyon son hızla bana doğru geliyor. Son anda kendimi kaldırıma atıyorum. Son hızla giden kamyon, yavaşlıyor. Soluklandıktan sonra, kamyon şoförüne bakıyorum. Nefes alıyorum; küfür edeceğim ama korkuyorum, önce söyle, -silahın var mı?

***

-Serseri kurşun evde yakaladı!

Ulan yine mi? Tamam, ulan, söz: laf söylemeyeceğim, siz yeter ki panda haberleri verin. Ama yok, devam! -Serseri kurşunun kurbanı oldu! Evinde otururken yorgun kurşun onu hayattan kopardı! Bahçesinde oynarken bir anda yere yığıldı! Düğünde havaya açılan ateş, faciaya neden oldu! Gol sevinci yüzünden!.. Balkonda çay içerken!..

Sezon başladı, pat! Takım gol attı, pat pat! Kupa bizim, pat pat pat! Biricik kardeşimiz evleniyor ulan, pat! Martılar da amma ses yaptı, pat! Neye sıkıyorlar lan bunlar, ben de sıkayım bari, pat! Çok canım sıkılıyor, pat! Mutsuzum, pat!

Hava kararmış, etrafta çok ses yok; güzel. Kahvemi yapmışım, sigaramı kapmışım, balkondaki sandalyeye oturmuşum. Biraz olsun dertten tasadan uzaklaşacağım. Kokuyorum! Bugün maç yok değil mi? Herkes şampiyon oldu mu? Evlenmeyen kaldı mı? Martılar da gitti... Müsaadenizle, bir sigara içebilir miyim?

-Komşusunu vurdu!

Neden omuz attın! Nereden oradan yürümedin! Neden farklısın! Neden baktın! Hayırdır!

***

Yaşım on, adım Yusuf.

Masum, tertemiz mutluluklarım var benim. Mesela anneme dondurma almaya gideceğim birazdan, bakkala. Korkuyorum.

21 Nisan 2017 Cuma

Bulutlara basan adam



-Biliyorum.

Bugün yarım paket sigara içeceğim. İçerken, içerken, geriye döneceğim, daha geriye. Ona buna küfredeceğim. Keder ve hüzün denizlerinde boğacak gibi olacağım kendimi, ama işte; bu denizde ölünmüyor.

Bir filmi yeniden, sekizbin üçyüz doksanbeşinci kez izledim bugün. Kahvaltı tat vermedi, gün ışığının içeri girmesine izin vermedim, televizyonda bağıranlar oldu, sigara içtim ve dışarı çıktım. Yürüyen merdivenlerde sağda durdum. Gülmedim. Şikayet ettim; caddelerde uçuşan çöplerden, hiç durmayan otomobillerden, asfaltlardan ve insanlardan. Biliyorum: yarın da aynı şeylerden şikayet edeceğim. Denizlere batacağım.

Bir kez olsun, ya da bir an; şu çöplükten, şu denizden kurtarırsam kendimi eğer, bulutlara basacağım. Bunu bir vapurda, ayaklarımı korkulardan sallandırarak yapacağım. Özgürlüğün rüzgarlarına bırakacağım kendimi, ve işte; özgür olacağım, bir an.

***

Tıpkı şu adam gibi. İşte, orada!

Yüzünü görmedim ama gülüyordu, eminim. Pek çok şeyi geride bırakmıştı, aynı filmi, çöplüğü, denizi. O, onlardan biriydi: bulutlara basan adamlardan...